Bir Keşişin Karanlık Anlaşması: Codex Gigas’ın Doğuşu
Ortaçağ’ın karanlık dehlizlerinde, bir manastırın derinliklerinde, yeminlerini çiğneyen bir keşiş, dehşet verici bir ceza ile karşı karşıyaydı: diri diri duvara gömülmek. Korkunç bir ölümün eşiğinde, keşişin kaderi, acımasız Baş Rahip tarafından mühürlenmişti. Baş Rahip, onu karanlık bir ölüme terkedecekti.
Çaresizce kaçış arayan keşiş, umudunu yitirip, gökyüzü kararırken ve gece ağır adımlarla tüm dehşeti ile manastırı sararken, son bir hamle yapmaya karar verdi. İmkansız bir vaatte bulunarak, bir gecede manastırı ebediyen yüceltecek bir kitap yazacağını söyledi. Bu vaadi, hem bir kurtuluş hem de bir meydan okumaydı.
Baş rahip, eğer vaadini yerine getirirse affedileceğini söyledi.
Gece yarısını geçtikçe, görev imkansız hale geldi. El yazması, sayfalarca bilgi içermeliydi ancak keşişin gözüne her geçen dakika karanlık çöküyordu. Umutsuzluk içinde kıvranırken, ruhunun derinliklerinden gelen bir düşünce, aklını ve bedenini sardı: Şeytanın yardımını istemek!
Keşiş, karanlığın efendisi, ışık getiren, sabah yıldızı Venüs’ün sahibi Lucifer’in ismini, dudaklarından fısıldadı. Manastırın kapalı odası, şeytanın kendisine görünüşte umulmaz bir teklif sunduğu karanlık bir pazarlık sahnesi halini aldı.
Kendi ruhunu feda etme karşılığında, Lucifer’in yardımını kabul etmeye razı oldu keşiş. Şeytanın gözleri, kıvılcımlar saçarken, el yazması tamamlandı. Sayfalar, keşişin ruhunun derinliklerinden gelen eski sırlarla dolup taşarken, karanlık bir sanat eserine dönüştü.
Şeytanın Portresi ve Gizemli Kitap: Codex Gigas’ın Hikayesi
Ve nihayetinde, vaadini yerine getiren keşiş, el yazmasını teslim ederken, şeytanın kendisini övgüyle onurlandırdığı bir sayfayı da tarihin tozlu sayfalarına hediye etmiş oldu. Tam sayfa bir Şeytan portresi. Portre, şeytanın egemenliğinin bir mührü ve keşişin ruhunun ebedi bir şekilde bu karanlık anlaşmaya bağlılığının simgesiydi. Karanlıkta kaybolan kehanetin ve kötülüğün esaretinde, keşişin ruhu sonsuza dek, yazılı kelimelerin ve şeytanın yüzünün içinde hapsolacaktı artık.
Şeytan İncili, Şeytan’ın Kitabı ya da orjinal adı ile Codex Gigas (Cigas)! Onu ünlü yapan iki neden vardır. Öncelikle bu kitabın devasa boyutları ile dünyanın korunmuş en büyük ortaçağ el yazması olduğuna inanılır. Diğer neden ise Şeytan’ın büyük, tam sayfa bir portresini içerir.

Kimilerine göre bir keşişe şeytanın yazdırdığı düşünülen bu kitabın gerçektende nasıl ortaya çıktığını tam olarak bilmiyoruz ama bazı tahminlerimiz var!
Günümüzde Çek Cumhuriyeti olarak bilinen bir bölgede, Bohemya’da 13. yüzyılın başlarında yaratıldığına inanılmaktadır. Yaklaşık 92 cm boyutunda, hayvan derisinden yapılan bir parşömen türü olan vellumdan yapılmış 310 yapraktan oluşan bu el yazması, 74,8 kg ağırlığında ve 142,6 metrekarelik bir alanı kaplayabilecek hayvan derisinden üretildi. Mürekkep ve el yazısının analizine göre bu el yazması, kesinlikle tek bir kişi tarafından yazıldı.
Codex Gigas gizemle örtülüdür ve en ilgi çekici ortaçağ el yazmalarından biri olarak ün kazanmıştır. Muazzam boyutu, alışılmadık içerik karışımı ve özellikle Şeytan’ın tam sayfa portresinin dahil edilmesi, gizemli ününe katkıda bulunmuştur.
Codex Gigas’ın İçeriği: Neler Gizli?
Şimdi gelin Codex Gigas, Şeytan İncili veya Şeytan’ın Kitabı olarak adlandırılan bu devasa kitabın içinde gerçekten ne var ve neden ‘Şeytanın Kitabı’ olarak anılıyor, bir bakalım…
Tarih boyunca birçok kitap hakkında efsaneler üretilmiştir; her biri kendi dönemi ve kültürü içinde derin izler bırakmış, insanları hem büyülemiş hem de ürkütmüştür. Örneğin, Antik Mısır’da, Ölüler Kitabı, öbür dünyadaki yolculuk için gizli ritüelleri ve büyüleri içermektedir. Bugün hala tartışılmaya devam eden bu kitap Mısırlılar için sadece bir rehber değil aynı zamanda gizemlerinde kendisiydi. Ortaçağ’da, İspanyol rahip Beatus tarafından 776 yılında yazıldığı düşünülen Kıyamet Yorumu, The Commentary on the Apocalypse ise kıyamet kehanetleriyle dolu, sayfaları arasında esrarengiz semboller ve işaretler barındıran bir kitaptı.
Bu efsanevi kitapların arasında, Codex Gigas, yani Dev Kitap, Şeytan’ın Kitabı, Şeytan İncili olarak bilinen yapıt, özellikle dikkat çeker. Efsaneye göre, bu devasa el yazması, bir keşişin şeytanla yaptığı anlaşmanın ürünü olarak kabul edilir ve içindeki bilgiler ve sembolik çizimleriyle bir sırlar ve korkular kitabı olarak öne çıkar.
Bu kitaplar, genellikle yalnızca bilgi değil, aynı zamanda güç ve korku unsurları taşır. Efsaneler, onları sadece birer metin değil, aynı zamanda manevi ve ruhsal birer yolculuk olarak tasvir eder. Zira, “Her kitap bir kapıdır; bazıları ışığa, bazıları ise karanlığa açılır.” Bu efsaneler, her bir sayfada gizlenmiş, kadim bilgilerin ve bilinmeyen güçlerin izlerini taşıdıkları düşünüldüğü için büyüleyicidir.
Codex Gigas, 13. yüzyılın başlarında Bohemya’daki Podlažice Benediktin manastırında yaratılmıştır; bu bölge günümüz Çek Cumhuriyeti’nde yeralır. Kitap, birinci bölümünde tam bir Vulgata İncil’ini, ikinci bölümünde ise dönemin ünlü laik eserlerinden bazılarını içerir. Dönemin şeytanı tasvir eden tek incili olduğuna inanılır.
Kitabın içeriğine gelmeden önce kitap hakkında biraz daha bilgi verelim.
Codex Gigas’ın kapakları ahşap, deri ile kaplı ve metal koruyucularla süslenmiştir. 92 cm uzunluğunda, 50 cm genişliğinde ve 22 cm kalınlığındadır, bu da onu bilinen en büyük ortaçağ el yazması yapar. Ağırlığı 74.8 kg’dır ve 310 yapraktan oluşur; bu yaprakların 160 eşeğin ya da belki de buzağının derisinden yapıldığı iddia edilmektedir ve toplamda 142.6 m²’lik bir alanı kaplar. El yazması, kırmızı, mavi, sarı, yeşil ve altın renklerinde süslemeler içerir. İncil kitaplarının ve kroniğin başlarındaki büyük harfler, bazen sayfanın çoğunu kaplayacak şekilde çok renkli olarak süslenmiştir; bu süslemelerden 57’si günümüze ulaşmıştır. El yazmasında Yaratılış kitabının başlangıcı eksiktir. Ayrıca, mavi renkte harflerle 20 baş harf ve kırmızı renkte üzümsü süslemeler mevcuttur. Yaratılış sırasında Cennet ve Dünya’yı temsil eden iki çizim vardır: mavi ve yeşil daireler içinde sırasıyla güneş, ay ve bazı yıldızlar ile sadece denizden oluşan gezegen tasvir edilmiştir.

Codex Gigas baştan sona bir bütünlük gösterir; yazının doğası değişmemiş, yazar yaşlanma, hastalık belirtisi göstemediği gibi eser de küf belirtileri göstermemiştir. Bu durum, kitabın çok kısa bir sürede yazıldığı inancına yol açmış olabilir ancak bilim insanları, kitabın tamamlanmasının 20 yıl sürdüğünü düşünmektedir. Her ne kadar araştırmacılar için bu süreyi tam tespit edebilmek belki de hiçbir zaman mümkün olmayacaksa da kitabın bu özelliği her zaman efsanelere konu olacaktır.
Kitabın olağanüstü uzunluğu, büyüklüğü ve detayları, onun bir gecede şeytanın yardımıyla bir yazar tarafından yazıldığı efsanesine yol açmıştır. Başlangıçta 320 sayfa içeren el yazmasından 12 sayfa sonradan çıkarılmıştır. Bu sayfaları kimin ve hangi amaçla çıkardığı ise bilinmemektedir.
Şeytan tasvirinin bulunduğu sayfa başka hiçbir şey bulunmayan bir sayfadır ve üzerinde yaklaşık 50 cm yüksekliğinde bir Şeytan resmi yer alır. Şeytan’ın tam karşısında, cennet krallığının tam sayfa olarak tasvir edildiği bir görüntü bulunur; bu da İyilik ve Kötülük arasındaki karşıt imgeleri yan yana getirir. Şeytan, dinamik bir pozisyonda, kolları yukarıda şekilde önden gösterilir. Üzerinde küçük virgül şeklinde kırmızı lekeler bulunan beyaz bir don vardır. Bu lekeler, egemenlik sembolü olarak sıkça kullanılan vizon postlarının kuyrukları olarak yorumlanmıştır.
Şeytan’ın kuyruğu yoktur ve vücudu, kolları ve bacakları normal insan oranlarındadır. Ellerinin ve ayaklarının uçlarında dört parmak ve dört parmak ucu bulunur, bunlar büyük pençelerle sonlanır; pençeleri ve büyük boynuzları kırmızıdır.
Büyük, koyu yeşil bir kafası vardır ve saçları yoğun kıvrımlardan oluşan bir kafatası şeklindedir. Gözleri küçük olup, kırmızı göz bebeklerine sahiptir. Kırmızı uçlu büyük kulakları vardır. Açık ağzında küçük beyaz dişleri görünür ve ağzının köşelerinden iki uzun kırmızı dil dışarı çıkar. Çift dilli tasvir, Hıristiyan ikonografisinde Şeytan’ın bir formu olarak kabul edilen yılanın çatallı dilini çağrıştırır. “Çatallı diller” ifadesi, eski bir kutsal kitap metaforudur.
Bu çift sayfadan önceki birkaç sayfa, kararmış bir parşömen üzerine sarı karakterlerle yazılmıştır ve kodeksin geri kalanından biraz farklı, kasvetli bir karaktere sahiptir. Ancak bunun nedeni bir gizem ya da olağanüstü bir güç değildir. Renk bozulmasının nedeni, bu vellum sayfaların yüzyıllar boyunca, okuyucular, sayfaları kötü şöhretli resme doğru çevirdikçe, bu sayfaların ışığa maruz kalmasıdır.

Codex Gigas ve İsveç’e Uzanan Yolculuğu
El yazmasının yazım tarihi dışında diğer süreçleri ile ilgili bilgiye sahibiz. El yazmasındaki kayıtlar 1222 yılında sona eriyor. Yazıldıktan kısa bir süre sonra Benediktinler tarafından Sedlec Manastırı’nın Sistersiyen rahiplerine rehin bırakılır ve 70 yıl orada kalır. Břevnov’daki Benediktin manastırı, İncil’i 13. yüzyılın sonlarında geri alır. 1477’den itibaren Broumov’daki bir manastırın kütüphanesine geçer ve 1594’te Macar Kralı, Bohemya Kralı, Avusturya Arşidükü ve Kutsal Roma İmparatoru olan II. Rudolf’un koleksiyonuna, Prag’a götürülür. 1648 yılında, Otuz Yıl Savaşları’nın sonunda tüm koleksiyon İsveç ordusu tarafından savaş ganimeti olarak alınır.
1649’dan itibaren el yazması, Stockholm’deki İsveç Kraliyet Kütüphanesi’nde saklanır ve bugünde İsveç Ulusal Kütüphanesi’nde halka açık bir şekilde sergilenmektedir.
7 Mayıs 1697’de kraliyet kalesinde çıkan bir yangında kütüphanede bulunan eserlerin birçoğu yansa da, Codex Gigas, bir pencereden aşağı atılarak kurtarılmıştır. Papaz Johann Erichson’a göre aşağı atıldığı sırada, aşağıda bulunan insanların üstüne düşen kitap yaralanmalara sebep olmuştur.
Peki içeriğinde tam olarak neler vardı bu kitabın?
İlk sayfada iki İbranice alfabe bulunur. Ayrıca, Erken Kiril ve Glagolitik alfabeleri içeren ek sayfalar da mevcuttur. Kiril alfabesi, Avrasya’da çeşitli dillerin yazımı için kullanılan alfabedir. Çeşitli Slav, Türk, Kafkas, Moğol, Ural, ve İranî dillerinin resmî alfabesidir. En eski Slav kitaplarının yazıldığı iki alfabeden biri olan Kiril yazısı, Aziz Kiril ve kardeşi Metodius tarafından 9. yüzyılın ilk çeyreğinde oluşturulmuştur. Glagol alfabesi olarak da adlandırılan Glagolitik alfabe ise, bilinen en eski Slav dili olan Kilise Slavcası için kullanılmış olan alfabedir. Artık kullanılmayan bu alfabe sadece Yunan Ortodoks kiliselerinde Slav destekçilerinin, yani Rusların, Bulgarların, Sırpların ayin düzeni kitaplarında yer alır.
Kitabın yarısı Vulgata Kitab-ı Mukaddes’ten oluşur. Ancak Elçilerin İşleri ve Vahiy bölümü Vulgata öncesi bir versiyondan alınmıştır. Vulgata, Kitâb-ı Mukaddes’in Latince çevirisini ifade etmek için Geç Antik Çağ’dan bu yana halk arasında kullanılan bir terimdir. Çevirinin büyük bölümü 382’de Papa I. Damasus tarafından görevlendirilen Aziz Jerome’a aittir. Katoliklerce hatalı kabul edilen Septuaginta (Septuacinta)’nın yerini almıştır. En eski vulgata el yazması 690-700′ de yazılan Codex Amiatinus’tur. Vulgata şu anda Latin Kilisesi’nde hala kullanılmaktadır. Katolik Kilisesi, Trent Konsili’nde Vulgata’nın resmi Latince İncil’i olduğunu onayladı. Vulgata’nın Clementine baskısı yani 1592 baskısı Katolik Kilisesi’nin Roma Ayini’nin standart İncil metni haline geldi ve Nova Vulgata’nın ilan edildiği 1979 yılına kadar öyle kaldı.
Vulgata terimi, halk arasında geç antik çağdan beri kullanılsa da yalnızca 16. yüzyıldan beri direkt olarak Latince İncil’i belirtmek için kullanılmaktadır. Bu kelimenin o dönemde bu anlamda kullanımına bir örnek, Latince İncil’in Erasmus tarafından 1538 baskısının başlığıdır.
El yazması, Josephus’un iki eseri, Yahudilerin tarihi ile devam eder. Josephus’un Yaratılış hikayesini anlatan ilk sayfası, kenarında Cennet ve Dünya’nın resimleriyle süslenmiştir. Bu eserlerin ardından, Isidore’un Etymologiae (Etimolacay) eseri gelir.
Etymologiae (Etimolacay) yani Etimolojiler, ki aynı zamanda Origines (Oricines) olarak da bilinir, Hristiyan piskoposu Sevilla’lı Isidore tarafından hayatının sonlarına doğru derlenmiş bir etimoloji ansiklopedisidir. Isidore, kitabı yazması için arkadaşı Saragossa Piskoposu Braulio tarafından teşvik edilmiştir. Etymologiae, yüzlerce klasik kaynaktan elde edilen geniş bir bilgi birikimini özetler ve düzenler; bu kitaplardan üçü büyük ölçüde Plinius’un Naturalis Historia’sından türetilmiştir. Isidore, Plinius’tan bahseder, ancak diğer ana kaynakları olan Cassiodorus, Servius ve Gaius Julius Solinus’tan bahsetmez.
Etymologiae, ansiklopedik bir kitaptır. Sözcüklerin kökenleri olan etimoloji ön plandadır, ancak eser; dil bilgisi, retorik, matematik, geometri, müzik, astronomi, tıp, hukuk, kilise ve heretik mezhepler, pagan filozofları, diller, şehirler, insanlar, hayvanlar, fiziksel dünya, coğrafya, kamu binaları, yollar, metaller, taşlar, tarım, savaş, gemiler, giysiler, yiyecekler ve aletler gibi diğer birçok konuyu da kapsar.
Etymologiae, Orta Çağ boyunca yaygın olarak kullanılan bir ders kitabıydı. O kadar popülerdi ki, özetlediği birçok orijinal klasik eserin yerine okunurdu; bu durum sonucunda bu eserlerden bazıları kopyalanmamış ve kaybolmuştur. Dante Alighieri, Geoffrey Chaucer (Çasır) tarafından alıntılanmış ve şairler Boccaccio, Petrarch ve John Gower tarafından kitaptan bahsedilmiştir.
Etymologiae, 1472 ve 1530 yılları arasında en az on baskı yapmış, ancak Rönesans döneminde önemi azalmıştır. İlk akademik baskı 1599 yılında Madrid’de basılmış; ilk modern eleştirel baskı ise 1911’de Wallace Lindsay tarafından düzenlenmiştir.
El yazmasının içeriğini anlatmaya devam edelim.
Boş bir sayfanın ardından, Yeni Ahit başlar: Matta’dan Elçilerin İşleri’ne, Yakup’tan Vahiy’e ve Romalılardan İbranilere kadar. Yeni Ahit’i, bazıları Yahudi kaynaklarından bilinen “Üç yalvarış ve iki büyü”nün bulunduğu bir sayfa ve bazı yaygın dualar izler. Cennet Krallığı ve Şeytan figürü de bu bölümde yer almaktadır.
Ardından, Cosmas of Prague’ın Chronica Boemorum’u gelir. Boemorum Kroniği Bohemya’da doğan rahip, yazar ve tarihçi olan Praglı Kosmas tarafından yazılan bir kroniktir. Chronica Boemorum, antik çağlardan XII. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Çek ülkesindeki tarihi olaylar hakkında bilgi verir. Bu kronik sadece Çekler hakkında değil, X ve XII. yüzyıllar arasındaki çeşitli Avrupa devletleri arasındaki ilişkileri de anlatmaktadır. Güvenilir bir tarihsel kaynak olarak kabul edilen kronik, özellikle çağdaş olaylarla yakından ilgili olduğundan, birçok bakımdan Çek yıllıklarının daha sonraki gelişimine yön vermiştir.

El yazması, Podlažice manastırındaki kardeşlerin listesi, bir takvim, nekroloji, büyü formülleri, bayramlar için başlangıç metinleri ve diğer yerel kayıtlarla birlikte tamamlanır.
Kitabın efsaneleri keşişin hikayesi ile sınırlı değildir. İsveç Kraliçesi Christina ile ilgili bazı efsaneler ve hikayeler vardır. Bu efsaneler Kraliçe Christina’nın hüküm sürdüğü dönemde, Codex Gigas’ın Stockholm’e getirilmesi ve kraliçenin bu büyük el yazmasına olan ilgisi ile ilişkilendirilir.
Kraliçe Christina’nın Codex Gigas’a büyük bir ilgi duyduğu ve kitabı bizzat incelemek için özel olarak muhafaza ettirdiği söylenir. Efsanelerden biri, Christina’nın Codex Gigas’ı kutsal bir kitap olarak değil, daha çok bir büyü kitabı veya okült bilgi kaynağı olarak gördüğünü ve bu nedenle kitabı bir tür mistik güç kaynağı olarak sakladığını öne sürer. Codex Gigas’ın içindeki şeytan tasvirinin ve efsanelerin, kraliçenin kitaba duyduğu hayranlığı artırdığına inanılır.
Bir başka hikaye ise, Codex Gigas’ın Stockholm’e getirildiği sırada, kitaba dokunanların başına çeşitli kötü olaylar geldiği ve kitabın lanetli olduğuna dair bir inanç oluştuğudur. Bu inanç, Kraliçe Christina’nın bile kitaba saygı ve korku ile yaklaştığı ve ona dokunmaktan kaçındığı şeklinde yorumlanır.
Descartes, Codex Gigas ve Şeytan Tasviri
Hatta bir başka hikayeye göre ise Descartes’in İsveç’te yaşadığı dönemde kitap ile bizzat ilgilendiğidir. Efsaneye göre, Descartes, bu devasa el yazmasını inceledikten sonra şeytanla ilgili tasvirlerden ve metinlerden etkilenmiş ve bu deneyim, onun felsefi düşüncelerini, özellikle şüpheciliğini şekillendirmiştir. Bu hikayeler, Descartes’ın Codex Gigas’tan aldığı ilhamla, insan zihni ve ruhu hakkında derinlemesine düşündüğünü öne sürer.
Ama bunların hepsi serin hikayelerdir. Öncelik hiçbir kaynakta, tabii ki burada ikinci el kaynakları ya da komplo teorisyenlerinin yazdığı kitapları saymıyorum, bu hikayeler yer almaz. Zira dünyayı değiştiren birçok düşünür için bu tarz efsaneler uydurulmuştur.
Oysaki Descartes için bir efsane arıyorsak günümüzde felsefenin gözde alanlarından olan “Zihin Felsefesi” için başlangıç noktası olması gayet yeterlidir.
“Ben’im, Varım” bu kesin ama ne kadar süre için: Ancak düşündüğüm sürece, zira ola ki düşünmeye son verseydim, olmaya ya da var olmaya da son verirdim.” diyen bir adamın bu cümleye dayanarak Cogito ergo sum (kocito ergo sam) yani ‘Düşüyorum, o halde varım.’ argümanına ulaşması başlı başına dünya tarihi açısından bir efsanedir.
Düşünmenin, var olmanın ön koşulu olduğu sonucuna varan bir insan gerçekten de mucizevidir. Ancak bu mucizevilik dogmatik bir mucizevilik değildir. Descartes’a göre her şeyden şüphe edilebilir fakat şüphe edildiğinden şüphe edilememektedir.
Yani siz, her şeyden şüphe edin! Şüphe edin ve soru sorun. Soru sordukça bulduğunuz cevaplar sizi gerçeğe bir adım daha yaklaştıracaktır.
Ve işte, karanlık tarihin derinliklerinden gelen Codex Gigas’ın hikayesi burada sona eriyor. Bu devasa el yazması, sadece büyüklüğü ve gizemi ile değil, aynı zamanda ardında bıraktığı efsanelerle de tarihin sayfalarına kazınmış bir eser. İçinde sakladığı kutsal metinler, tarihi belgeler ve tuhaf tasvirler, onu bir mucizenin eseri ya da bir şeytanın oyunu olarak görenlerin hayal gücünü yıllarca besledi. Ancak, bu tür hikayeler her ne kadar ilgi çekici olsa da, bize önemli bir ders verir.
Efsaneler ve Gerçekler: Codex Gigas’tan Alınacak Dersler
Efsaneler, insan zihninin sınırlarını zorlayan masallardır; ama bizler için asıl değerli olan, bu masalları bilimsel düşünceyle ele almak, onları tarihsel birer öğreti olarak görmek ve gerçeğin peşinden gitmektir. Zihninizi büyüleyen bir hikaye, sizi gerçeğin ışığından uzaklaştırmamalıdır. Efsaneler, tarih boyunca toplulukları birleştiren ve kültürleri zenginleştiren anlatılar olmuştur. Ancak, unutulmamalıdır ki efsaneler, tarihin gerçeklerinden değil, insan hayal gücünden doğar. Bu yüzden, onları incelerken büyüsüne kapılmak yerine, bilimsel bir mercekle bakmalı ve onları anlamlandırmalıyız.
Codex Gigas’ın sırları belki de hiçbir zaman tam olarak çözülemeyecek. Kim bilir, belki de bu gizem, onun asıl büyüsüdür. Ancak, bir efsaneye veya mucizeye inanmak, bizi gerçeğin peşinden gitmekten alıkoymamalıdır. Bilim, insanlığın en güçlü aracıdır; bu aracın ışığını kaybettiğimizde, karanlığın içindeki efsaneler bizi yutabilir. Gerçeğin peşinde koşanlar, mucizelere değil, araştırmaya, sorgulamaya ve öğrenmeye inanır.
Codex Gigas gibi eserler bize, tarihin karanlık köşelerinde bile insan yaratıcılığının ve zekasının izlerini bulabileceğimizi gösterir.
Öyleyse, son söz olarak, tarihe ve efsanelere bakarken her zaman hatırlamalıyız: Efsaneler, insan ruhunun bir yansımasıdır; ama gerçeği arayanlar, efsanelere değil, akla ve bilime sarılır. Mucizelere inanmak yerine, gerçeği arayın; çünkü gerçek, her zaman mucizelerden daha büyüleyicidir.