İçinde yaşadığımız dünya, normal ve olağanmış gibi görünüyor. İnsanlar, sanki hep böyle yaşamışlar gibi hayatlarına devam ediyorlar. Sanki hayatımızın her anında klima ve buzdolabı varmış gibi. Ne de güzel yalanlardır Victoria döneminde yaşamak isterdim, keşke Fatih döneminde Yeniçeri olsaydım, avcı toplayıcılık çok iyiymiş… Ancak gerçek bundan oldukça farklı.
Victoria Dönemi ve Sanayi Devriminin Karanlık Yüzü
Mesela Victoria dönemi. Victoria dönemi, sanayi devriminin etkisiyle büyük toplumsal ve ekonomik değişimlerin yaşandığı bir dönemdir.
Ancak, bu dönemde çocuk işçiliği yaygındı ve birçok çocuk günde 12-16 saat çalışmak zorunda kalıyordu. Sanayi devrimi, yaşam standartlarını artırmış olsa da, işçilerin yaşam koşulları oldukça zorluydu.
İngiltere Sanayi Devrimi sırasında çocuk işçiler fabrikalarda, madenlerde ve tarım alanlarında yaygın olarak çalıştırılıyordu. Çocuk işçiler, yetişkin işçilerle aynı 12 saatlik vardiyalarda çalışmak zorundaydılar. Daha beş yaşında olan çocuklara bile tehlikeli dokuma makinelerinin altında çalışmak, dar maden kuyularında kömür taşımak ve tarım işlerinde çalışmak gibi görevler verilmekteydi ve bu işlerde çok düşük ücretler ödenmekteydi.
Çocuk işçilerin yapacağı işler genellikle yasal olarak belirlenmiş ve yaşlarına uygun olarak tanımlanmıştı. Başka bir deyişle, çocuk işçiliği, yetişkin işgücüne ek bir destek olarak değil, başlı başına bir iş gücü olarak kabul ediliyordu. Pek çok çocuk, eğitim almaları gereken yaşlarda iş gücüne katılmak zorunda kalıyordu. Bu durum, genellikle ailelerin yetersiz kalan gelirine katkıda bulunmak amacıyla yapılmaktaydı. 1820’lere kadar hükümetler, çocuk işçilerin çalışma saatlerine kısıtlama getiren yasalar çıkarmaya başladı ve işletme sahipleri, kadın, erkek ve çocuk tüm çalışanlar için güvenli çalışma koşulları sağlamak zorunda kaldılar. Ancak bu dönemde bile yeterli sayıda iş müfettişi görevlendirilmemiş olması, birçok işyerinde kötü çalışma koşullarının ve suiistimallerin devam etmesine neden oluyordu. Bu sosyal durumu, kimi hayır kurumları, hayırsever kişiler ve Charles Dickens gibi sosyal vicdana sahip yazarlar dile getirerek kamuoyuna duyurdular.
Bugün, ihtiyaçlarımıza göre geliştirilmiş ve inşa edilmiş bir dünyada yaşıyoruz. Bu durum, hayatta kalma konusunda endişelenmememiz ve kendimizi unutmamız için bize bir lüks sağlıyor. Yemek, barınma, güvenlik gibi temel ihtiyaçları artık neredeyse kanıksamış durumdayız. Gerçi bunlar bugünün Türkiye’sinde de oldukça zorlu gerelilikler. Gıda harcaması ile giyim, konut yani kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı yani yoksulluk sınırı 57.736,78 TL, Bekâr bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ de aylık 22.991,90 TL. Türkiye’de asgari ücret 17.002 TL. Yine de dünyada birçok insan şu anda bu şartları dünya genelinde kanıksamış durumda.
Modern Dünyada Unuttuğumuz Yoksulluk Gerçekleri
UNICEF ve Dünya Bankası’nın 2023 yılında açıkladığı analizine göre, dünya çapında yaklaşık 333 milyon çocuk, yani her 6 çocuktan 1’i, aşırı yoksulluk içinde yaşıyor.
Rapora göre, Sahra Altı Afrika, yüzde 40 ile aşırı yoksulluk içinde yaşayan çocukların en fazla olduğu bölge. 2013’te yüzde 54,8 olan bu oran, 2022’de yüzde 71,1’e yükselerek son on yılın en büyük artışını gösteriyor.

Küresel Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi’nin son güncellemesine göre, 110 ülkede yaşayan 6,1 milyar insanın 1,1 milyarı (%18’den fazlası) ağır çok boyutlu yoksulluk içinde yaşıyor. Bu yoksul insanların her 6’sından 5’i Sahra Altı Afrika (534 milyon) ve Güney Asya’da (389 milyon) bulunuyor.

Tüm yoksul insanların yaklaşık üçte ikisi (730 milyon kişi), orta gelirli ülkelerde yaşıyor. Bu ülkelerde yapılacak müdahaleler, küresel yoksulluğu azaltma açısından hayati önem taşıyor. Düşük gelirli ülkeler, her ne kadar Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksine dahil nüfusun yalnızca %10’unu oluşturuyor olsa da dünyadaki tüm yoksul insanların %35’i bu ülkelerde yaşıyor.
Ama söylediğim gibi, biz bugün bu rahatlığı kanıksayan bir toplumda yaşıyoruz. Ancak, bu deneyimi yaşayan çok az insan var. İnsanlık tarihinin %99.99’unda hayat bambaşkaydı. Dahası, tek bir insanlık tarihi diye bir şey de yok. Bizim hikâyemiz, 6 milyon yıl önce Hominini ailesinin bölünmesiyle ve maymunlarla olan ilişiğimizin sona ermesiyle başlıyor. Yani birçok cahilin iddia ettiği gibi ‘maymundan geliyorsak şimdiki maymunlar neden insan olmuyor kral’ gibi bir durum söz konusu değil. Gerçi de-evolution’da oldukça tartışılabilir bir konu. Yani maymundan gelmedik ama maymuna giden bir durum var. Devam edelim.
2.8 milyon yıl önce, ilk insanlar olan Homo cinsi ortaya çıktı. Kendimizi tek insan türü olarak görmeyi seviyoruz, ancak bu gerçeklerden uzak bir düşünce.
Biz Homo Sapiens, 300 bin yıl önce dünya sahnesine çıktığımızda, en az altı farklı insan türü daha vardı. Karşılaştırılabilir zeka ve yeteneklere sahip olan bu kuzenlerle yaşamak, neredeyse uzaylılarla bir arada yaşamak kadar korkutucu olmalı.
Bazı türler çok başarılıydı. Örneğin, Homo Erectus iki milyon yıl boyunca hayatta kaldı ki bu, modern insanın var olduğu sürenin neredeyse on katıdır. Diğer insan türleri zamanla ortadan kayboldu. Neden yok olduklarını tam olarak bilmiyoruz. Modern insanın DNA’sında, en azından yüzde birkaç Neanderthal ve diğer insan türlerinin genleri bulunur. Yani türler arası karışımlar olmuş, ancak bu birleşmeye yetecek kadar değil. Kuzenlerimizin kaynaklar için mi savaşı kaybettiği yoksa bir dizi küçük soykırım sonucu mu yok olduğu belirsiz. Her iki durumda da, sadece biz kaldık.
Ateşin Gücü: İnsanlık ve Evrimsel Başarı
İnsanlığın başlangıcına dönelim. 2.8 milyon yıl önce insanlar alet kullanıyordu, ancak neredeyse iki milyon yıl boyunca ateşi kontrol etmeyi öğrenene kadar büyük bir gelişme gösteremediler. Ateş, yemeği daha besleyici hale getirerek beynimizin gelişimine katkı sağladı. Ayrıca ışık ve ısı üreterek günleri uzattı ve kışları daha kolaylaştırdı. Ateş, sadece yırtıcıları korkutup kaçırmakla kalmadı, aynı zamanda avlanmak için de kullanıldı. Yanan bir dal veya çimenlik, küçük hayvanları avlamak için oldukça efektifti.
İnsanlar, tarih sahnesine nispeten geç çıkmış bir tür olarak, ateşi bilinçli bir şekilde kontrol altına alabilmiş tek canlıdır. Bu yetenek, ateşi bizim için son derece anlamlı ve önemli kılar. Diğer türlerin ateşle birlikte evrimsel bir uyum gösterdiği bilinse de, ateşi bilinçli olarak kullanan başka bir hayvan türüne rastlanmamıştır.
Örneğin, Avustralya’nın Ateş Şahini, yangının bilincindedir ve yangın çıktığında, alevlerden kaçan hayvanları avlayarak beslenir. ABD’de yaygın olan Uzun Yapraklı Çam gibi bitkiler ise tohumlarının çimlenebilmesi için yangına ihtiyaç duyar; bu bitkiler, ateş olmadan çimlenemezler. Dolayısıyla yangınlar, bazı canlılar için bir yandan yıkım getirirken, diğer yandan evrimsel sürecin bir parçası olarak hayatın devamını sağlar.
Ancak hiçbir tür, ateşi insanlar kadar geniş kapsamlı ve çeşitli amaçlarla kullanamaz. Ateş, bizim için yemek pişirmekten tarım yapmaya, avcılardan korunmaktan avlanmaya, maddeleri işlemeye, sağlık alanında kullanmaktan kimyasal çalışmalara, ısınmadan dini ritüellere, mağara resimlerine, sanata ve felsefeye kadar pek çok alanda vazgeçilmez bir araçtır. Bu, insan beyninin evriminin önemli bir sonucudur ve ateşi bu denli çeşitli ve etkili bir şekilde kullanabilmemiz, zekamızın ve yaratıcılığımızın bir göstergesidir. Ateşin kontrolü, insanoğlunun doğaya hükmetme ve onu dönüştürme yeteneğinin en belirgin örneklerinden biridir.
300 bin yıl önce, farklı insan türlerinin çoğu küçük avcı-toplayıcı topluluklarda yaşıyordu. Ateşi, tahta ve taş aletleri kullanıyor, geleceği planlıyor ve ölülerini gömüyorlardı. Ayrıca kendi kültürleri vardı. En önemlisi, birbirleriyle iletişim kuruyorlardı. Muhtemelen bizimkinden daha az karmaşık bir erken dil kullanıyorlardı. Eğer bir zaman makinemiz olsaydı ve geçmişe gidip birkaç bebek alsaydık, günümüzde kimsenin fark etmeyeceği şekilde yetiştirebilir miydik?
Bu konuda birçok tartışma var. Anatomik olarak modern insanlar 200 bin yıl önce ortaya çıktı, ancak modern davranışlara sahip insanları görmek için geçmişe gitmemiz gereken tarih muhtemelen 70 bin yıl öncesi olacaktır.
Bu tarihten önceki bebekler, modern dil ve soyut düşünme yeteneğine sahip beyinler geliştirmek için gerekli mutasyonlara muhtemelen sahip değillerdi.
50 bin yıl önce yenilikte büyük bir patlama yaşandı. Aletler ve silahlar daha da gelişti, kültür daha karmaşık hale geldi. Çünkü bu noktada, insanların çok amaçlı beyinleri ve bilgiyi en küçük detaya kadar etkili bir şekilde iletebilecek gelişmiş dilleri vardı. Bu, işbirliği kurmalarına izin verdi ve bizi dünyadaki diğer yaratıklardan ayıran en önemli özelliklerden biri haline geldi.
Örneğin, bu dönemde insanlar arasında sanatın ortaya çıktığını görüyoruz. Mağara resimleri, müzik aletleri ve hatta takılar, insanların estetik ve sembolik düşünme yeteneklerini geliştirdiklerini gösterir. Fransa’daki Lascaux Mağarası’nda bulunan resimler, yaklaşık 17.000 yıl öncesine tarihlenmektedir ve o dönemin sanat anlayışını gözler önüne sermektedir.
600’e yakın çizim -Çoğunluğu hayvan çizimleri- çarpıcı yapıtlardaki mağaranın iç duvarlarını süsler. At resimleri çoğunluktadır fakat geyik, yaban öküzü, dağ keçisi, bizon hatta kedi cinsinden hayvanlar bulunması dahi mümkündür. Önemli resimlerin çoğunluğunu simgeleyen bu çizimlerin yanı sıra, benzer tarzda yaklaşık 1400 gravür bulunmaktadır.
Görece zayıf bedenlerimiz ve güçsüz duyularımız değil, büyük gruplar içinde esnek bir şekilde işbirliği kurabilme yeteneğimiz bizi diğerlerinden ayırdı.
Ancak, bu işbirliği sert arı kovanları veya sıkı fıkı ama büyük olmayan kurt sürüleri gibi değildi. Beyinlerimiz evrildikçe, yaşamın daha önce yapamadığı şu üç şeyi yapabilecek duruma geldik:
- Bilgiyi hızlıca genişletebilmek.
- Nesiller boyunca kazanılmış bilgiyi koruyabilmek.
- Daha iyi kavrayabilmek için geçmiş bilginin üzerine inşa edebilmek.
Bu çılgınca gelebilir, ancak o zamana kadar bilginin nesilden nesile genler yoluyla aktarılması pek etkili değildi. Yine de, sonraki 40 bin yıl boyunca insan hayatı aşağı yukarı aynı kaldı. Üzerine inşa edecek çok az şey vardı. Atalarımız, pek çok yönden tek bir hayvandı.
Bugünkü bilim ve teknoloji, yüzyıllar boyunca biriken bilgi birikimi üzerine inşa edilmiştir yani. Hiçbir şey gökten gelmedi. Isaac Newton’un dediği gibi, “Eğer daha ilerisini görebildiysem, devlerin omuzlarında durduğum içindir.” Mesela Newton, Kepler ve Galileo gibi bilim insanlarının çalışmalarına dayanarak yerçekimi yasalarını formüle etmiştir.

Bir evin ne olduğunu bilmeden gökdelen inşa etmek zordur. Atalarımıza karşı kibirli bir tutum takınabiliriz ama bu cahilce olur.
50 Bin Yıl Önceki İnsanlar Hayatta Kalma Uzmanlarıydı
Bulundukları bölgenin detaylı bir haritasını zihinlerinde tutuyorlardı. Hisleri çevrelerine ayarlıydı. Bitkiler ve hayvanlarla ilgili büyük miktarda bilgiyi ezberlemişlerdi. Yıllar süren eğitim ve ince motor becerileri gerektiren karmaşık araçlar yapabiliyorlardı. Günlük rutinleri nedeniyle vücutları, bugünkü atletlerle kıyaslanabilirdi. Ve kabileleri içinde zengin bir sosyal yaşam sürüyorlardı. Hayatta kalmak, o kadar çok yetenek gerektiriyordu ki erken modern insanların ortalama beyin hacmi bugünkünden daha büyük bile olabilirdi.
Bir grup olarak bugün daha fazla bilgiye sahibiz, ancak bireyler olarak atalarımız bizden üstündü, bunu kabul edelim.
12 bin yıl önce, birden fazla yerde insanlar tarımı geliştirdi. Her şey hızla değişti. Bundan önce avcı ve toplayıcı olarak yaşamak, herkes için muazzam fiziksel ve zihinsel yetenek gerektiriyordu. Tarım çağının yükselişiyle birlikte, bireyler başkalarının hayatta kalma yeteneklerine daha fazla güvenmeye başladı. Bu, bazı insanların kendi alanlarında uzmanlaşabildikleri anlamına geliyordu.
Ama bir gerçeği de kabul edelim. Tarım sanıldığı kadar da iyi bir şey değil! Neden mi? Tarım ile birlikte varlığımızı lanetleyen büyük sosyal eşitsizlik, cinsiyet eşitsizliği, hastalıklar ve despotizmle tanıştık.
Geçmişimizin büyük bir bölümünde, hayatımız avcılık ve toplayıcılık üzerine kuruluydu: vahşi hayvanları avlıyor ve doğadan topladığımız meyve ve sebzelerle besleniyorduk. Filozoflar tarafından genellikle nahoş, kaba ve kısa bir yaşam olarak tanımlanan bu yaşam biçimi, her gün yeni bir mücadeleyi gerektiriyordu. Aç kalmamak için sürekli çaba harcamak zorundaydık, çünkü besin yetiştirmez ve çok azını saklayabilirdik. Bu ‘zavallı’ durumdan kurtuluşumuz ise sadece 10 bin yıl önce, dünyanın farklı bölgelerinde bitki ve hayvanları evcilleştirmeye başladığımızda mümkün oldu. Tarım devrimi, günümüze kadar sürdü ve geriye sadece birkaç avcı ve toplayıcı kabile kaldı.
“Atalarımız neden avcılıktan tarıma geçti?” sorusu, ilk bakışta anlamsız gelebilir. Elbette tarımı benimseyeceklerdi; çünkü tarım, daha az çabayla daha fazla besin elde etmenin etkili bir yoluydu. Ektiğimiz tohumlar, aynı büyüklükteki bir arazide dağınık halde bulunan yabani kökler ve yemişlerden çok daha fazla mahsul sağlıyordu.
Peki, yirminci yüzyılda avcı toplayıcılar gerçekten de günümüz çiftçilerinden daha mı kötü durumdaydı? Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan ve ‘sözde ilkel’ olarak adlandırılan Kalahari Çalı Adamları (Bushmen) bu yaşam tarzını sürdürüyor. Aslında, bu gruplar çiftçi çağdaşlarına göre çok daha fazla boş zamana sahipler, daha iyi uyuyorlar ve tarımla uğraşan komşularından çok daha az çalışıyorlar. Örneğin, Kalahari Çalı Adamları haftada sadece 12 ila 19 saatlerini yemek toplamak için harcarken, Tanzanya’daki Hadza göçebe grubu bu işi 14 saatin altında tamamlıyor. Bir Çalı Adamına neden komşu kabileler gibi tarımla uğraşmadıkları sorulduğunda verdiği cevap ise oldukça düşündürücüydü: “Neden tarımla uğraşalım ki? Dünyada bu kadar çok mongongo cevizi varken.”
Ama artık çalışmak günümüz standartlarının arasında. Daha çok çalışmalıyız! Daha çok çalışmalısın. İşçisin sen, işçi kal! Biz atalarımıza geri dönelim.
Atalarımız tarım devrimi sayesinde belki daha iyi aletler üzerinde çalıştılar, belki de zamanlarını daha dayanıklı ekinler veya daha iyi sığırlar geliştirmek için kullandılar. Belki de yeni şeyler icat etmeye başladılar. Çiftçilik daha verimli hale geldikçe, bizim uygarlık dediğimiz şeyin temelleri atıldı. Tarım, bize güvenilir ve tahmin edilebilir bir yiyecek kaynağı sundu. Bu, insanların ilk kez büyük miktarlarda yiyecek depolamalarına izin verdi. Ve bu, tahıllarla etten daha kolay yapılabiliyordu.
Yiyecek stoğunun korunması gerektiğinden, topluluklar daha küçük alanlarda birlikte yaşamaya başladılar. İlk erken savunma yapıları inşa edildi ve organizasyon ihtiyacı arttı. Ne kadar organize olursak, işlerin verimliliği de o kadar arttı.
Köyler kentlere, kentler krallıklara, krallıklar imparatorluklara dönüştü. İnsanlar arasındaki bağlantılar arttıkça bilgi alışverişi fırsatları da arttı.
İpek Yolu’yla Gelişmeler Katlanarak Hızlandı
Mesela, İpek Yolu, Çin’den başlayarak Orta Asya üzerinden Orta Doğu ve Avrupa’ya uzanan bir ticaret yoludur. M.Ö. 2. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmış ve 14. yüzyıla kadar önemli bir ticaret yolu olmuştur.

İpek Yolu boyunca, Budizm, İslam ve Hristiyanlık gibi dinler yayılmıştır. Ayrıca, kağıt, barut ve matbaa gibi Çin icatları Batı’ya bu yolla ulaşmıştır. İpek Yolu, aynı zamanda gastronomi, moda ve sanat alanlarında da kültürel alışverişin merkezi olmuştur. Yani bu yol boyunca sadece mallar değil, aynı zamanda fikirler, teknolojiler ve dinler de yayılmıştır.
Gelişme katlanarak hızlandı.
Yaklaşık 500 yıl önce bilim devrimi başladı. Matematik, fizik, astronomi, biyoloji ve kimya, bildiğimizi sandığımız her şeyi dönüştürdü. Modern dünyanın temellerini attıktan sonra, Sanayi Devrimi geldi.
Toplam verimliliğimiz katlanarak arttıkça, daha çok kişi tüm ömrünü insanlığın gelişimine katkı sağlamak için kullanabildi.
Ama tüm devrimler acılıydı. Videonun girişinde Sanayi Devrimindeki çocuk işçileri anlatmıştım.
Devrimler devam etti.
Bilgisayarın icadı, hepimizin günlük yaşamında kullandığı bir araca dönüşmesi ve internetin yükselişi dünyamızı şekillendirdi. Bunun ne kadar hızlı gerçekleştiğini kavramak zordur.
İnternetin temelleri, 1960’larda ARPANET adlı askeri bir ağ projesi ile atılmıştır. 1990’larda World Wide Web’in icadı ile internet, akademik ve ticari kullanımın ötesine geçerek geniş kitlelere yayılmıştır.
Çok sayıda bilgisayar kullanıcısının birbirleriyle haberleşebilmelerini öngören bir bilgisayar ağı hakkındaki ilk düşünceler Ağustos 1962’de BBN’den Licklider tarafından “Galaksiler Arası Bilgisayar Ağı” kavramına atfen ortaya atılmıştır. İnternet’in günümüzde sahip olduğu tüm özellikler bu çalışma sırasında belirlenmiştir.
İlk insan türünün ortaya çıkmasından bu yana yaklaşık 125 bin nesil geçti. Fizyolojik olarak modern insanın ortaya çıkmasından bu yana yaklaşık 7500 nesil geçti. 500 nesil önce, uygarlık dediğimiz şey başladı. 20 nesil önce, bilim yapmayı öğrendik. Ve internet, çoğu kişi için sadece bir nesil önce ulaşılabilir hale geldi.
Bugün, insanlığın şimdiye kadar yaşadığı en zengin çağda yaşıyoruz. Bu gezegeni, atmosferinin oluşumundan manzarasındaki büyük değişikliklere ve var olan diğer hayvanlar açısından değiştirdik. Geceyi yapay yıldızlarla aydınlatıyoruz ve insanları gökyüzündeki metal kutulara koyuyoruz. Bazıları Ay’da bile yürüdü. Diğer gezegenlere robotlar gönderiyoruz. Mekanik gözlerle evrenin geçmişine derinlemesine baktık. Bilgimiz ve bilgiyi depolama ve elde etme yöntemlerimiz patlama yaptı.
Bugünün ortalama lise öğrencisi, birkaç yüzyıl önceki bilginlerden daha çok şey biliyor. Yani yörünge hesaplayamıyor olabilirler, ama en azından kara deliklerle ilgili bir şeyler duymuşlardır. Yönetimimiz kırılgan olsa bile, insanlar bu gezegeni yönetiyor.
Ama hâlâ 70 bin yıl önceki atalarımızdan o kadar da farklı değiliz.
Ancak bizim yaşam tarzımız, insanlık tarihinin yüzde 0.001’i kadar bir süredir var.
Hepimiz öleceğiz. Bu yüzden kendimizi çok önemsiyoruz. Biz öldükten sonra belki trilyonlarca, belki katrilyonlarca canlı nesil gelip geçecek; tıpkı biz doğmadan önce olduğu gibi.
Ancak biz, burada olmayacağız. Olan bitene dair hiçbir anımız, algımız, bilgimiz olmayacak. Bu türden bir “acımasız” gerçeğin yükünü kaldırmak kolay değil. Bu yüzden anlamlar yüklemeye çalışıyoruz. Geri geliyoruz diyoruz, öbür taraf diyoruz. Yok olup gitmeyi asla ve asla kabul edemiyoruz. Çeşitli mitolojik hikaye ve anlatılar geliştirerek, destanlar yazarak, ebeveynden çocuğa aktarılan hikayeler anlatarak, ölümün bir son olmadığına kendimizi inandırmaya çalışıyoruz.
Ama bir son var. Yine de Terry Pratchett’ın da dediği gibi ‘Hiç kimse, dünyada yarattığı dalgalanmalar yok olana kadar, kurduğu saat durana kadar, yaptığı şarap mayalanmasını tamamlayana kadar, ektiği ürün hasat edilene kadar nihayet ölmüş sayılmaz. Birinin yaşam süresi, onun gerçek varlığının sadece özünden ibarettir.’
Bu dünyaya onu yok etmek için gelmiş olamayız. Zaten yok edemeyiz de. Zira dünya yıllar içinde birçok yok oluş gördü ve hayatına devam etti. Aslında yok ettiğimiz kendimiziz. Bugün gördüğümüz, alıştığımız ve sıradanlaşan bu sözde refah ne kadar uzun süre daha bizimle olur bilmiyorum. Ama 70-80 yıllık ömürler ne kadar önemsiz olduğumuzun bir gerçeği.